Türk Silahlı Kuvvetleri dünyadaki ordular içerisinde savaş gelenekleri, tecrübe, eğitim ve dayanıklılık alanında on ülke arasında dokuzunculuğu paylaşan iki ülkeden biridir. Askeri istatistiklere göre bizimle birlikte dokuzunculuğu paylaşan diğer ülke İngiltere’dir. İstatistikler bu konuda on puan alan başka bir ülkenin olmadığını gösteriyor. Türkiye’ye bu yönde en çok yaklaşan ülkeler ise Almanya, İsrail ve Finlandiya… Dünya devi ABD askerinin derecesi ise yalnızca yedi…
Avrupa’nın genel sıralamasında Türk Silahlı Kuvvetleri üçüncü büyük güç…
Savaşan güçlerin nicelik ve niteliğinde savaş gücü olarak yapılan klasmanlarda ise 972 puan ile yine üçüncü büyük güç… Ne var ki, bunun üzerinde puan alan başka bir ülke de yok…
Türk Silahlı Kuvvetlerinin subay ve astsubaylarının nitelikleri ölçüldüğünde liderlik özelliklerine sahip olmak alanında yedilik bir not alıyor. Bu konuda Türkiye’yi geçen tek ülke dokuz puan ile İngiltere…
İşte, böylesine güçlü bir orduya sahip olan ülkemizde bazıları, taraflı basın bir takım iddialar ortaya atarak, gerilim yaratıyor ve askerimizi toplumun gözünden düşürmeye çalışıyor. Askere yapılan ithamlar, gözaltı ve tutuklamalar arasında Taraf gazetesinin ipe sapa gelmez iddiaları karşısında Genelkurmay Başkanı sonunda yumruğu masaya vurdu.
“Türk ordusunun bir sabrı var. Bu asker şimdi bölgede, elinde silah bekliyor milleti. Siz bu orduyu, tümünü nasıl böyle itham edersiniz. Hiç mi vicdanınız yok… Onları lanetliyorum…”
Milli Mücadele kahramanlarından Orgeneral Kazım Karabekir’in ölümünün 62. yılında Genelkurmay’da ilk kez düzenlenen anma töreninde Başbuğ sert bir konuşma yaptı. Bu konuşmanın satır başları şöyleydi;
“Yanlış bilgi felakettir. Hakikat aranmalıdır…
Türk ordusu nasıl böyle itham edilir…
Allah Allah diyerek askerini hücum ettiren bir ordu, nasıl Allah’ın evi sayılan camiye bomba attırır?
Türk Silahlı Kuvvetleri başka ordulara benzemez. TSK’nin komutanıyım. Bu bana sorumluluk veriyor. Sadece şikâyet ederim diye bir şey yok… Sorun varsa kökenine inerek çözmek bizim görevimidir. TSK içinde 61 adet bilgi sızdırma soruşturması açıldı. Bilgi sızdıran bir subay üç yıl ceza aldı. Çeşitli rütbelerde 10 subay tutuklandı. Hata yapan olabilir ama biz onlara TSK’de barındırmayız…”
Son yılların en zor döneminde görev başında bulunan Genel Kurmay Başkanı’nın konuşmasından sonra televizyon kanallarının birisinde Taraf Gazetesi muhabirinin de bulunduğu bir açık oturum vardı. Rastlantı sonucu gördüğüm programda bu muhabir bilgiç bilgiç konuşuyor, aklınca orduyu küçük düşürmeye çalışırken Genelkurmay Başkanımızı Zambiya Genel Kurmay başkanına benzetiyordu. Devleti yönetenlerden birisi “Bu askerle iyi ki savaşa girmemişiz” diye abuk sabuk bir laf ederse televizyondaki o taraflı gazeteciye kızılır mı?
Yuh !.. Hem de ne yuh!..
Cehalet daniskası olan bu konuşmaya daha fazla dayanamadım ve kanal değiştirdim. Ancak böylesine art niyetli kişileri nasıl ekranlara getirirler ve toplumu zehirletirler? Şaşmamak elde değil…
Askere haksız suçlamalar yapılırken, ordudan çıkarılan iki subay, Akit Gazetesine orduyu itham eden demeçler vermişti… Kenthaber’de yer alan “O iki asker başka gazete bulamadılar mı?” başlığı altında eleştirmiştim. Yazıma çok sayıda olumlu yanıtlar almış olmakla beraber, büyük olasılıkla ordudan ihraç edilenlerden de yergiler aldım. Onlar “Biz Allah dediğimiz için ordudan atıldık…” Ardından da birisi eşinin başörtülü olmasını namaz kılmasını ve kendisinin içki içmediğini dile getirmiş... Kısacası ordu ile ilişiğinin kesilmesini kendince buna bağlamaya çalışıyor!...
Ordudan çıkarılanlar keyfi olarak çıkarılmıyor. Bu konuda ordunun disiplin amirleri yetkilidir. Ordunun Disiplin Mahkemeleri vardır. Kuvvet Komutanlarının yetkileri içerisinde ordudan ayırma işlemi yapılmaktadır. Son sözü de Yüksek Askeri Şura söylemektedir. Ayrıca Askeri Ceza Kanununda disiplin cezaları ve suçlulara verilecek cezalar ayrı ayrı belirlenmiştir. Haklı olarak da alınan kararlar temyiz edilmiyor; ancak bir çok yerel yönetimler de bunlar bizden deyip kadrolarına alıyorlar!..
Kısacası kimse sokakta kalmıyor?
Onlara verilecek tek yanıt; önce siz ordudan ihraç edilmenizin asıl nedenini açıklayın… Ne tür suç işlediniz de kendinizi kapı önünde buldunuz? Disiplinsizlikten mi yoksa tarikat üyesi olmaktan mı?
Kenthaber’de yer alan yazımda belirttiğim gibi cenaze törenlerinde saf tutan yüksek rütbeli general ve subaylar orada show yapmak için mi bulunuyorlar?
Yedek subaylık dönemimde görev dışında namaz kılanlara, oruç tutanlara hiçbir baskı yapılmadığını biliyorum. Nitekim o yazıma yanıt verenlerden askerlik yapanlar bunu açıkça belirtiyorlar. Kaldı ki, Ramazan aylarında eratın yemeklerini, kalori hesaplarına kadar düzenleyen levazım tabelaları hazırlanmadan önce kimlerin oruç tutacağı sorulur, ona göre yemek ve sahur yemeği çıkarılırdı… Yorum yazanların bazıları o eskidendi deyip konuyu hemen başörtüsüne getiriyorlar. Haklılar; o zamanlar siyasi simge olan türban ve cemaatlerin ordu içerisine sızmaları gibi bir sorun da yoktu. Başları örtülü olanlar örf ve adetlerimize göre örtünüyorlardı. Bazıları mail atıp türban ile başörtüsünün farkı ne diye soruyor? Aradaki farkın ne olduğunu hâla öğrenmedilerse benim onlara diyecek sözüm yok…
Bugün öyle mi? İçtenlikle yanıt verin…
Ordunun kendisine özgün kuralları ve disiplini vardır. Bugün nasıl türbanlı hâkim, avukat, öğretim üyesi, dışişleri mensubu olamazsa türbanla da orduevlerine girilemez. Bu bir kuraldır… Ancak kısa dönem, bedelli adı altında kısa süreli, hatta yirmi gün askerlik yapanlar bunu anlayamazlar. Onlar yalnızca çakı gibi askerlik yaptık deyip hatıra fotoğrafı çektirirler!..
Orduyu bazı sivri zekâlıların yaptığı gibi dinsizlikle suçlayanlara ayıp ediyorsun demek yanlıştır. Ortada koskoca kuru bir iftira var… Onlara Kore Savaşından bir örnek vermiştim;
“General Tahsin Yazıcı’nın emriyle 6 Temmuz 1951 günü, savaşın en sert ortamında, dini bayramın ilk günü subay ve eratın bayram namazını kılabilmesi için asker tepelere yerleştiren gözcülerle güvenlik altına alındıktan sonra toplu namaz kılınmıştır. Albay Celal Dora ile General Tahsin Yazı’nın bu konudaki anılarını okuyanlar bunları görürler” diye yazmıştım… Oysa art niyetlilerden bu konuda da eleştiri aldım onlar eskidendi dediler. Buyurun, Güneydoğu’dan gelen askerlerimize sorun bakalım, bu konuda ne diyecekler…
Türk ordusu görevine bağlı olduğu kadar dinine de saygılıdır. Ancak ordu içerisine cemaat mensuplarının çocuklarının sızmaması için haklı olarak azami dikkat gösterilmektedir.
Ne acı… Sözcüğün tam anlamıyla Türk askerine saldırmanın dayanılmaz hafifliği…
Yazılı, görsel ve internet basınına bakıyorum herkes darbe uzmanı olmuş…1960’dan sonra Türkiye darbeler ve muhtıralar döneminden geçmiştir. Burada suçlu olan ordu mu yoksa onlara darbe olanaklarını sağlayanlar mı?
Türk Silahlı Kuvvetlerinin bazılarının işini bozduğundan mı, yoksa engel olduğundan mı böylesine acımasızca üzerine gidiliyor, itibarını zedeliyor diye düşünenler olabilir. Okyanus ötesindeki kurumların planlarından mı orada yaşayan şeriatçı kişiden mi kaynaklanıyor onu da tam bilemiyoruz. Ne yaparlarsa yapsınlar Türk askerine kin kusanlar çıkardıkları cerahatin içerisinde kalacaklardır…
Bugünkülerden çok daha farklı kültür ağırlıklı Osmanlı dergahlarının hemen hepsinde ünlü bir hattatın elinden çıkmış bir levha vardı; “Bu da geçer yahu!..”
Yazıma Süleyman Apaydın’ın internette dolaşan nefis bir şiiri ile son vermek isterim.
“Ey Milletim,
Ben, Mustafa Kemal’im…
Çağın gerisinde kaldıysa düşüncelerim,
Hala en hakiki mürşit, değilse ilim,
Özür dilerim…
Unutun tüm dediklerimi,
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi…”